Bağımlı kişilik nasıl bir şeydir?

Çoğumuz yalnızlığı sevmiyoruz ya da bir yere kadar yalnızlıktan keyif alabiliyoruz, bu bir gerçek. Fakat hiç, bir insana bağımlılık duyduğunuzu düşündünüz mü?  Hayatınızda bir yakın arkadaş ya da eş olmadan yaşamakta zorlandığınızı fark ettiniz mi? Belki de sorun iletişim becerilerinizde değil, erken çocuklukta ( 0–6 yaş) doyurulmayan duygusal ihtiyaçlarınız nedeniyle oluşturduğunuz bağlılık ihtiyacıdır.

Bağımlılık denince aklımıza sadece alkol veya madde bağımlılığı gelir. Fakat bağımlılığın asıl tanımını yapacak olursak, bağımlılık; “o” (canlı veya cansız) objenin yokluğuyla baş edememe durumudur. Yani, canlılara da bağımlılık geliştirebiliyoruz… Mesela, bir keyif verici madde (eroin, kokain, esrar, sigara, alkol… vs.) bağımlısı o madde olmadan hayatına devam etmekte nasıl zorlanmaktaysa benzer şekilde insana bağımlılık geliştirmiş kişiler de yalnız başlarına hayatla baş etmekte zorluk çekerler. Daha açıklayıcı olursak, yanında kendisinin yerine karar verebilecek bir yetişkin ya da yeterliliğine güvendikleri bir kimse olmadığında kaybolmuş ve tedirgin hissederler. Tabi bunun beraberinde fazla endişelenmenin/kaygılanmanın sonucu olarak kaygı bozukluğu ve depresyonun tetiklenmesi de çok normaldir.

Ünlü düşünür, sosyolog, kuramcı ve psikanalist Erich Fromm’a göre, bu düşünce bozukluklarının oluşması, insanın özgürlük korkusuyla ilgili bir meseledir. Kişilik kuramı da özgürlüğün yarattığı kaygıdan kaçış üzerine kuruludur. Çoğumuz, bir anaokulunun ya da ilkokulun yanından geçerken “Ah be! Ne güzel günlerdi…” demişizdir. Tek derdimizin istediğimiz oyuncağa sahip olmak olduğunu düşünmek bile içimizi hafifletiyor.  En basit örnekle,  küçükken sınavdan korktuğunuzda ya da iş yerinde sunum yaparken yüksek heyecan hissettiğiniz için, o güne yaklaştıkça hasta hissettiğiniz hatta o gün okula ya da işe gidemediğiniz mutlaka olmuştur. Bu durum bilinçdışının bizi korumak için geliştirdiği bir savunma yöntemi olan, kaçınmadır. Bazen kaçtığımızın bile farkında olmamaya sürükleniriz. Çünkü yüzleşmenin vereceği dayanılmaz sorumluluktan da kaçmak isteriz ve kabullenme evresine bir türlü geçemeyiz. Kaçınma, Fromm’un ele aldığı kaygıyla baş etme yöntemi olmakla beraber bilinçaltımızın da uyguladığı en güçlü stratejilerden biridir. Özgürlüğün bize dayattığı karar verme zorunluluğu ve yeterlilik ihtiyacı öyle bir sorumluluk yükler ki kaçmak için çocuk olma arzusunu doğurur. Çocuk olmak, yetersizliğin normal karşılandığı bir çağ olduğu için de suçluluğun dayanılmaz halinden uzaklaşılmış olacak. Her bakımdan avantajlı bir arzu gibi görünse de mantıklı bir başa çıkma stratejisi değildir ve gündelik yaşantımızı Bunun sonucunda, otoritecilik, yıkıcılık ve mekanik uyumluluk başlıklarında üç ana strateji ile açıklar, Fromm. Otoritecilikte, kişinin yerine başkaları karar verir ve kişi boyun eğer. Ne kadar mağduriyet oluşturan bir yöntem gibi gözükse de sorumluluk yükünü hafifleterek yetersizliğin katlanılmaz sancısını ortadan kaldırdığı için pozitif yönleri de fazla diyebiliriz. Yıkıcılıkta ise, kaçınmadan ziyade “mantığa bürüme” bilinçaltı savunması uygulanarak, anti-sosyal olarak adlandırdığımız, en basit tabiriyle, saldırgan ve başkalarının sınırlarını tanımayan kişilik bozukluğunu mantıklı hale getirmek için kalıpları kullanır. Üçüncü strateji olan mekanik uyumluluk, “rahatlık alanı ” olarak da ele alınabilir. Rahatlık alanı ingilizce bir tabirden gelmiş olup, aslı “comfort-zone”dur. Rahatlık alanı dediğimizde kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi? Maalesef bizi maruz bıraktığı durum o kadar da hoş değil. Bunu bir uyuşturucu madde gibi düşünün; başta çok iyi hissetmenizi sağlıyor, sonra hayatı yaşamanızı engelliyor. İyi hissettirmesinin nedeni verdiği güven duygusundan kaynaklanıyor. Örneğin, aile evinde yaşayan bir yetişkin düşünelim. Hepimizin aklına ilk ekonomik açıdan ne denli şanslı olduğu gelir: “Ne güze kira yok, fatura yok, ekmek elden su gölden… vb. gibi” Fakat, aynı zamanda özgürlüklerinden vazgeçmek zorunda kaldığı sonradan aklımıza gelir. Erich Fromm’un kuramında bahsettiği üçüncü strateji olan mekanik uyumluluğu rahatlık alanına benzetmenin nedeni de,  kişinin özgürlük kaygılarından kaçınmak için toplumun davranış biçimimin dışına çıkmamaya özen göstermesini ele alır. Erich Fromm’a göre, kişi gerektiği gibi değil de yapmak istediğine göre hareket edebilirse olumlu özgürlük oluşup, kendisi olabildiği için mutluluğa ulaşabilir.

Korunma ve bağımsız olmaktan korkma durumu ebeveynlerin çoğunlukla farkında olmadan uyguladıkları hatalı yaklaşımlardan kaynaklanır. Psikologlar bu durumu “çevresel faktörler” başlığı altında değerlendiriyorlar. Genellikle doğum sonrası geçirilen ilk 3 ay ila 6 ay arasında yaşanan olayların bilinçaltımıza kodlanmasıyla oluşuyor. Birçok psikolojik rahatsızlığın özellikle de ilişki sorunlarının temelinde bebeklik döneminden gelen bağlanma problemi olduğunu görüyoruz. Yaşamın ilk yılındaki anne-bebek ilişkisi içselleştirilerek (bilinçaltına kodlanarak) hayatın devamında da diğer ilişkilerinde izleri taşınır.

İnsan ilişkilerini bu şekilde neden-sonuç bağlamına oturtmak yerinde bir öngörüden çok, bilinçaltından gelen güdülerin önyargı oluşturmasından kaynaklanır ki bu da iletişimin gidişatını olumsuz yönde etkileyebilecek bir etkendir. Neden-sonuç bağlamında kastedilen, kişinin hangi tutumu nasıl ve neden benimsediğini açıklığa kavuşturmaktır. Diğer bir deyişle, ilişki kurma biçiminin, basamak basamak incelenmesi yani çözümlenmesi de diyebiliriz. Bu çözümlemeler neyi neden yaptığımızı anlamaya yardımcı olarak farkındalığı arttırırlar. Farkındalık ise çözüme ulaşma aşamasında katedilmesi en önemli düzeydir.

İnsana bağımlı olmak, öncelikle kişinin kendi yeterlilik gelişimini engeller. Yaşamının genelinde yetersizlik inancı geliştirmiş kişiler, yalnız kaldıklarında çaresiz hissettikleri için hep birine ihtiyaç duyacaklardır. Tıpkı bakıma muhtaç bir çocuk gibi… Bağımlı kişilik yapısının temel nedenleri araştırıldığı zaman ortaya çıkan sonuç, sorunun aileden kaynaklandığını fakat kalıtımsal olarak değil, aksine çevresel faktörler başlığı altında ele alınması gerektiğini gösteriyor. Bunun nedeni ise öğrenmenin ilk gerçekleştiği alana yani aile ortamına, hatta daha detaylı biçimde ele almak gerekirse, ebeveynlerle kurulan iletişim şekline dayanıyor denebilir. Şimdi aklınıza şöyle bir soru gelebilir, “Hangi tür ebeveynler buna yol açıyor?” Bağımlı bireylerin yetişmesinde etkin olan iki ebeveyn tarzı vardır; biri çocuğa aşırı ilgili, aşırı korumacı davranış modeliyle bu şemayı pekiştirmesini sağlarken, diğeri ise tam tersi yani, çocuğa ilgisiz davranarak, bağımlılık şeması oluşturmasına katkıda bulunur. Çocuk yetiştirirken kendinize şu soruyu sorun: “Nasıl bir yetişkin olmasını istiyorum?” Cevap olarak, size bağlı bir evlat düşüncesi parlıyorsa, oturup düşünme vakti çoktan gelmiştir. Bu cevap, evladınızın her şeyden önce birey olduğunu unuttuğunuz anlamına gelir. Bununla beraber aile içi iletişim eksikliği, kapalılık, tercih hakkı verilmemesi bireyin kendi başına karar almasını zorlaştırarak sürekli bir onay ihtiyacına sürükler. Bu da bağımlı kişilik yapısını pekiştirirken, özgüven oluşturma sistemine büyük darbe vurarak özgüven gelişimini engellemektedir.

Tüm bu huzursuz, istenmeyen duygu durumundan kaçmak ve erken çocukluk döneminde doyurulmayan duygusal ihtiyaçların açığını kapamak için genellikle bir ilişkiye sığınmaya çalışılabilir. Bu ilişki doğru bir ilişki olsa da olmasa da bağımlı kişiler için hiç olmamasından daha iyidir. Kendinize bağlı olsun düşüncesiyle yetiştirdiğiniz çocuk; tek başına birey olamadığına inanarak kendisini tatmin edemeyen bir hayata sahip olacaktır. Bilinçaltında yatan yalnız kalma korkusu, yani yalnız kalınca bozulan duygu-durumdan kaçma hali, kişiye göre değişmekte olup, çoğunlukla psikolojik ve fiziksel şiddete göz yummalarına neden olur. En kötüsü de bunu kabullenme fikrine yatkınlık oluşturulmasıdır. Bu da kişinin boyun eğiciliğini tetikler ve bağımlılığından kurtulmaya çalışmayabilir. Örneğin, insana bağımlılık geliştirmiş bir danışandan, gözlerini kapatıp evliliğinden bir sahne canlandırılması istediğinde terapistine şöyle anlatıyor; “Kurtulamadığım karanlık bir yerdeyim ve burası çok havasız ve ben nefes alamıyorum. Eşim bana bir şey için bağırıyor ve ondan o kadar nefret ediyorum ki patlayacakmışım gibi hissediyorum. Sonra ondan özür diliyorum ve tekrar yapmayacağıma dair söz veriyorum.” (E. Young ve S. Klosko (2011). Bağımlılık ŞemasıHayatı Yeniden Keşfedin İstanbul: Evrensel.) Bu örnekte danışan ne için özür dilediğini bile bilmiyor.  Bu kişiler aslında kendi bağımlılıklarından rahatsız oldukları için öfkelenirler. Fakat, bu öfkeyi dışa vurmaya, yalnız kalma korkusundan dolayı cesaret edemedikleri için genellikle pasif-agresif tutum içerisinde tepki verirler. Biz buna gündelik hayatta “trip atmak” da diyebiliriz.

Bağımlılık şemasıyla baş etmek pek tabii mümkündür. Beyin kimyasıyla alakalı biyolojik bir sorundan dolayı ortaya çıkmadığı için psikiyatrik bir tedavi yöntemi yerine psikoterapi ile tedavi yöntemi tercih edilmelidir. İşte size bağımlılık şemanızı tedavi edebilmeniz için on tüyo:

  • Çocukluktaki bağımlılığınızı detaylarıyla çözümleyin ve anlayın.
  • İnsanlara bağımlı olduğunuz günlük durumları, görevleri, sorumlulukları ve kararları listeleyin.
  • Yardım istemeden günlük işler ve kararlar ile uğraşmak için kendinizi zorlayın.
  • Korktuğunuz için kaçtığınız zorlukların, değişimlerin veya fobilerin listesini yapın.
  • Tek başınıza bir iş başardığınız zaman, kendinize inanın.
  • Eski ilişkilerinizdeki bağımlılık örüntülerini gözden geçirin.
  • Güçlü, aşırı korumacı eşlerden uzak durun.
  • Size eşit olarak davranan bir eş bulduğunuz zaman, şans verin.
  • Eşiniz/Patronunuz size yardım etmeyi reddederse şikayet etmeyin.
  • Yeni zorluklar ve sorumluluklar alın.

Bu aşamalar bir terapist gözetiminde yapılırsa, kademeler daha verimli bir şekilde atlatılacaktır. Danışan da, danışana destek olacak kişiler de bilmelidir ki bu kısa bir süreç değildir ve son derece sabır isteyebilir. Peki, danışanın yakınlarına ne gibi görevler düşüyor? Onu sorumluluk almaya teşvik edin ve küçük küçük sorumluluklar vermekle başlayın. Asla büyük sorumluluklar yüklemekle başlamayın. Çünkü sorumluluk kişinin yeterlilik duygusunu besleyebileceği gibi boyundan büyük sorumluluk da tam tersi bir etki yaratıp yetersizlik hissini besleyebilir. Bu da kendine olan inancını zedeleyip bizi tekrar başlangıç noktasına götürür.

Kaynaklar:

, ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.

Menü