Blog

Disleksi: Bir umut hikayesi

Ali benden piyano dersi almaya başladığında ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydi ve disleksi tanısı konalı henüz bir yıl olmuştu. Ailesi ne yapacağını bilmez bir haldeydi ve hepsi oldukça üzgündü. İlk çocukları, Ali’den üç yaş büyük olan abisi Ali gibi disleksik değildi. Bu yüzden disleksinin nasıl bir şey olduğunu pek çok aile gibi onlar da bilmiyor ve yeni karşılaştıkları bu durumu tanımaya ve anlamaya çalışıyorlardı. Sürekli farklı doktorları dolaşmak, bitmek bilmeyen araştırmalar, okul hocalarına durumu anlatmak için verilen savaşlar derken, Ali tüm bu hengame içinde oradan oraya savrulup durmaktan, kendisini ve dünyayı tanıması gereken en önemli zamanda öz güvenini, kendine inancını ve bütün neşesini kaybetmişti.

Okuma yazmada hala sınıfın en gerisindeydi Ali. Öğretmenlerinin onun davranışlarını “tembellik ve ilgisizlik” olarak tanımlamaları ve sosyal bağ kurmadaki çekingenliğinden dolayı arkadaş edinememesi gibi ilave nedenlerle, Ali tamamen içine kapanık bir karaktere dönüşmüştü. Özel eğitim için gittikleri disleksi merkezinde  Ali ile ilgilenen öğretmen, ailesine sanatsal faaliyetlerin disleksik bireyler üzerinde oldukça olumlu bir etkiler yaratabildiğini söylemiş ve bir müzik aletiyle ilgilenmesinin yararlı olabileceğini vurgulamıştı. Ali ile tanışmamız ve birbirimizin hayatına dokunmamız böyle bir yönlendirme sayesinde başladı.

Hani çok az konuşan ama konuştuğunda da sizi şaşkınlık içinde bırakacak bilgece sözler söyleyen çocuklar vardır ya; işte Ali de o çocuklardan biriydi. En büyük merakı ve en çok severek yaptığı şey, uzay ve gezegenlerle ilgili belgeselleri izlemekti. Orada anlatılan bilgilerin neredeyse tamamını hafızasında tutabiliyordu. Evet; bildiklerini yazmakta çok güçlük çekiyordu belki; fakat gezegenlerin birbirlerine olan konumlarından, her birinin kendine has özelliklerine kadar bir çok bilgiyi tek nefeste sayabilecek kadar hakimdi astronomi konularına. İlk dersimizde tek yaptığımız konuşmaktı. Bu konuda biraz zorlansak da müziğin kendi içinde “tıpkı gezegenler gibi  güzel hikayeler ve  sırlar taşıdığını” anlatmaya çalıştım. Sanırım bu konuşma ilgisini çekmekte başarılı olmuş olmalı ki, Ali ikinci derse biraz daha istekli ve meraklı  geldi.

Konuşmalarımız sırasında gezegenlerle neden bu kadar ilgilendiğini sorduğumda kalbimi acıtan bir cümle kurdu. “Bu dünyaya ait olmadığımı düşünüyorum. Herkesten farklıyım, belki de başka bir gezegenden geldim, o yüzden beni kabul etmekte zorlanıyorlar  sanırım” dedi. İnsan ufak bir çocuktan böyle bir cümle duyduğunda gerçekten nasıl bir tepki vereceğini bilemiyor. O an bu durumu değiştirmek için elimden gelen her şeyi yapmam gerektiğini anladım.

Bu zamana kadar öğrencilerimden öğrendiğim en önemli deneyim, müziği ve notaları olabildiğince ilgi çekici hikayelerle anlatmaktı. Bu yöntemin hem çocuklar hem de yetişkinler için en verimli ve kalıcı  öğrenme şekli olduğuna şüphem yok. Böyle yaptığınızda çocuklar öğrenmeye çok daha istekli olabiliyor. Ali’ye de aynı şekilde hikayelerle yaklaştım fakat bunun için tabii ki mümkün mertebe onun ilgi alanına dokunacak konuları temel almaya çalıştım. Tıpkı onun gibi  gezegenlere çok ilgi duyan ve o gezegenler için bir müzik eseri besteleyen Gustav Holst’tan bahsetmeye başladım (The Planets). Ders boyunca hem eseri dinledik, hem de o arada Ali’ye her bir gezegenin hikayesini anlattım. Hiç sıkılma belirtisi göstermeden dikkatle müziği ve beni dinledi. Ali’yi tanıdığımdan beri ilk defa yüzünde içten bir gülümseme ve merak gördüm. Zaman ilerledikçe her dersimiz bir öncekinden daha zevkli bir hal almaya başladı. Artık öğrendiği her bir nota duygularını anlatabileceği yeni bir dil olmuştu onun için. Mesela notaların isimlerini gezegen isimleriyle değiştirerek hikayeler yarattık. Böylelikle aklında daha kolay kalabiliyordu. İyi bir görsel hafızaya da sahip olduğu için enstrumandaki karşılıklarını  da pek fazla zorlanmadan öğrenebiliyordu.

Disleksik bireylerin büyük bir çoğunluğunda zayıf yönlerini telafi etmenin bir yolu olarak geliştirdikleri  bazı ilginç ve güçlü yanları  olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Kelimeleri düzenli ve düzgün yazmakta zorlanmalarına rağmen güçlü bir görsel hafıza ve\veya nesneleri üç boyutlu hayal edebilme becerisine de sahip olabiliyorlar. Bu yüzden disleksinin görülme sıklığı güzel sanatlar alanında, tasarım ve yaratıcılık gerektiren mesleklerde, diğerlerine oranla üç-dört  kat fazla.

Ali’ ye  disleksi tanısı konduktan sonra bazı konuları anlamakta neden güçlük çektiğini ailesi ve doktoru anlatmaya çalışmışlardı. Bunun zeka ile ilgili olmadığını, beyinsel bir farklılık olduğunu biliyordu artık fakat hala kendine ve yapabileceklerine inancı yoktu. Bu güne kadar çevresindeki insanların başarılı olamadığı konuları sürekli dile getirmelerinden dolayı, kendini kanıtlayabilmesinin tek yolunun her şeyi hatasız yapmak olduğunu düşünüyordu.

Her dersin sonunda disleksi olmalarına rağmen mesleklerinde çok başarılı olmuş, kendine inancı sayesinde zorlukların üstesinden gelebilmiş kişileri anlatmaya başladım. Her birinin başından neredeyse kendisine benzer hatta çok daha zor durumlar geçirmiş, fakat disleksisini olumlu yöne çevirebilmiş insanları duydukça, kendine bakışı da olumlu yöne gitmeye başladı. Özellikle NASA çalışanlarının neredeyse  %50’ sinden fazlasının disleksik olduğunu öğrenince, uzun zamandır beklediğim en güzel cümleyi kurdu  “onlar başarabildiyse belki bende yapabilirim!”

Evet kesinlikle başarabilirdi!

İnsanları sadece birkaç kelimeyle tanımlayamayız. Hepimizin çok iyi ya da çok kötü olduğu alanlar var ve tümü birbirinden farklı. Disleksi kolayca kabul edilip, basit yollarla halledilebilecek bir durum değil. Farklı derecelerde de olsa kalıcı zorlukları var. Fakat önemli olan bu zorlukları güçlü olan yönlerimizle nasıl avantaja çevirebildiğimizdir. Her çocuğun, özellikle de disleksik çocukların hayatında sanat, yatkınlıklarından dolayı çok önemli bir yer tutuyor; bunu sıklıkla hatırlamamız gerek.

Ali’ yle derslerimize hala devam ediyoruz. İlerleyen dönemdeki hedefimiz, o hazır olduğunda, notaları gerçek isimleriyle tanıyarak devam etmek. Yavaş fakat kalıcı adımlar atarak, karşılıklı sabırla sürdürüyoruz iletişimimizi. Artık çok daha neşeli ve meraklı yaklaşıyor yaşama.

Ben disleksik değilim ve o çocukların neler yaşadığını doğrudan anlamam muhtemelen mümkün değil. Öte yandan gözlerine baktığımda, anlaşılamamanın ve kendini anlatamamanın ne kadar büyük bir yük olduğunu hissedebiliyorum. Hayatta hepimiz bunu bazen yaşıyoruz. Binlerce kelime ve tecrübeye rağmen anlatamadığımız ve anlaşılamadığımız anlar var. O anların yükünü ve yarattığı sıkıntıları belki de sıklıkla hatırlamak gerek. Bunun disleksiyle değil, insan olmakla bir alakası olmalı.

Bütün çocuklar, disleksisi ya da herhangi bir farklılığı olsun olmasın, kendini anlatmanın bir yolunu mutlaka bulur. Önemli olan bunu görebilecek kadar dikkatle onlara bakabilmek.

Menü