Blog

Eğitimimiz ne kadar bilimsel? Bölüm-1

Eğitimimiz ne kadar bilimsel? Bölüm-1

İnsan türünün zihninin nasıl çalıştığını inceledikçe yapabildiği hayret verici işleri ve zihinsel kapasitesinin sınırlarına dair yeni bilgileri anlamanın yanı sıra, sadece insana has görünen bazı tuhaflıkların da nedenini anlamaya başlarsınız. Yüz yılı aşkın bir zamandır başımıza kendi ellerimizle ördüğümüz bir dert çorabına dönüşen “eğitim sistemi” de bu işlerimizin belki de en garibi.

Canlılar aleminde, özellikle insana yakın görünen birçok memelide, anne-babadan öğrenme ve deneyimler yoluyla hayati becerileri kazanma gibi yollarla aslında bir nevi “eğitim” söz konusudur. Mesela, şempanzeler sert kabuklu yemişleri taşlarla nasıl kıracaklarını ve içindeki meyveyi nasıl yiyeceklerini, ebeveynlerinden yahut yakın çevrelerindeki diğer maymunlardan öğrenir.

İnsana gelince işler biraz tuhaflaşıyor. Özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte, belirli işlere kalifiye eleman yetiştirmek üzere hiyerarşik uzmanlaşmaya dayalı bir eğitim modeli tüm dünyayı etkisi altına aldıktan sonra, bugün bile çocuklarımız yıllar boyunca süren anlamsız bir eğitim karmaşasının içinde büyümek zorundalar. Bizden başka hiçbir canlı, hayatını sürdüreceği becerileri öğrenmek ve bu konuda yeterli hale gelmek için bizdeki gibi ömrünün neredeyse yarısını eğitimle geçirmez. Zira yaşamsal beceriler aslında oldukça basittir ve çoğu genetik olarak hazır gelen bu basit kurallar, canlının dünyada karşılaşabileceği neredeyse tüm sorunlara, zekâ ve biyolojik donanım sınırları içerisinde çözüm bulabilmesini sağlar. Birkaç bin yıl öncesine kadar muhtemelen atalarımız için de durum böyleydi. Fakat ne zaman büyük şehirlerde “medenileşmeye” başladık, hem yapılacak işlerin sayısı hem de o işlerde uzmanlaşmış insan ihtiyacı gittikçe artmaya başladı.

Öğrenme bir “kapasite” meselesi mi?

Beynin kapasitesi sorunu, beyni bilgisayar gibi bir şey zannetmemizden kaynaklanıyor. Kapasite, veri depolama yahut işleme sınırı olan şeyler için geçerlidir. Beynimiz için böyle sayısal bir sınır bilmiyoruz. Hafızamız, inanılmaz şeyleri inanılmaz biçimlerde depolayabiliyor. Belki çok basit şeyleri, -mesela, isimleri, adresleri yahut yol tariflerini- unutabiliyoruz. Ama çocukluğumuzdaki bir anıyı bütün detaylarıyla kaydeden; renkleri, sesleri, hatta duyguları aynı canlılıkla kayıt altına alan garip bir sistemimiz var. Otizmli yahut “savant” dediğimiz üstün odaklanma yeteneğine sahip insanlar, inanması güç performanslar gösterebiliyorlar. Mesela, bir bakışta yüzlerce kürdanı doğru olarak sayabilen “Yağmur Adam” filmindeki Raymond karakteri gibi, gerçek yaşamda birçok örnek var. Birkaç saniye bakarak tüm şehrin görüntüsünü ayrıntıları ile resmedebilen insanları televizyonlarda izliyoruz. Yahut pi sayısını bilmem kaç bin basamak ezberleyebilen insanlar var. Bu acayip örnekler, “Beynin kapasitesi şu kadardır” demeye cüret ettiğimiz her an bizi mahcup edebiliyor. Dolayısıyla, kapasite sınırını bilmediğimiz bir şeyin yüzde ne kadarını kullandığımızı da bilmemiz pek mümkün değil.

Beynimizin çalışmayan, atıl duran yahut ilaçlarla ve diğer etkenlerle faaliyete sokabileceğimiz işlevsiz alanları yok. Beynin her yeri sürekli olarak faaliyettedir. Bir bilgisayarı açtığınızda nasıl ki bütün devrelerine elektrik gidiyor ve bilgisayar bir bütün olarak faaliyete geçiyorsa beyin de her an her noktasıyla görevdedir. Fakat anlık olarak bakınca beyinde ilginç bir çalışma sistemi vardır. Beyin dokusu, çok fazla enerji harcar. Öyle ki, vücudumuzun yüzde ikisini oluşturmasına rağmen günlük yaktığımız enerjinin neredeyse dörtte birini beynimiz tüketir. Bu açıdan çok açgözlü bir organdır. Bunun nedeni de yapmak için uzmanlaştığı “bilgi işlem” süreçlerinin ve bu işleri yürüten sinir sistemi hücrelerinin oldukça masraflı bir çalışma sistemine sahip olmasıdır. Beynimizde bulunan yüz milyara yakın sinir hücresinin ve onların belki elli katı kadar fazla sayıdaki destek hücrelerini düşünecek olursak, hepsi aynı anda aynı işleri yapsa vücudumuzdaki enerji depolarını saniyeler içinde boşaltıp bizi öldürebilirdi! Bunun yerine, beynin yüzlerce farklı bölgesi, bu bölgelerde bulunan milyarlarca farklı sinirsel şebeke ve devre “fasılalı” biçimde çalışır. Her an beynin az sayıda devresi çalışırken diğerleri sessizdir. Bir sonraki an sessiz olanlar devreye girer ve bu kez de az önce çalışanlar susar. Beyin, adeta yanıp sönen binlerce neon tabelası içeren bir eğlence merkezi gibidir. Anbean değişen faaliyet örüntüleriyle beynin aynı anda bütün enerjiyi emmesi önlenir. Bu enerji tasarrufu, aynı zamanda beynin yaptığı işe göre uygun şebekelerine hızlı biçimde enerji sağlanabilmesi için de gereklidir. Biz bu olayı işlevsel manyetik rezonans, yahut fMRI denen bir cihazda canlı olarak izleyebiliyoruz. Beynin çalışan kısımlarını üç boyutlu bir model üzerinde renkli olarak gösteren bu teknik, normal bir insan beyninin sürekli yanıp sönen bir faaliyet dansı içinde durmaksızın çalıştığını gösterir. Her bir anda ancak sınırlı sayıda devre faaliyete girmesine rağmen bu fasılalı aktiviteye katılmayan, öyle sessizce duran bir beyin bölgesi yoktur. Beynin tamamı bu dansa sürekli katkı verir.

Benzersizlik sorunu

Biyolojik tüm organizmalar, hatta bu evrendeki her şey, aslında benzersizdir. Birbirinin tıpatıp aynısı iki tane çakıl taşı, iki kar tanesi, iki tane yıldız yahut iki tane organizma bulmanız neredeyse imkânsızdır. Fakat bunun yanında, -mesela- elma ağaçları, insanlar, taşlar ve yıldızlar birbirlerine çok da benzerler. Ana yapıları aynı olmakla birlikte, detaylarda bazen çok büyük farklılıklar gözümüze çarpar. Bunun temel nedeni, tabiattaki tüm biçim ve olayların birçok farklı nedenin karşılıklı etkileşimiyle meydana gelmesidir. Etkileşen güçlerin sayısı az da olsa, aralarındaki etkileşim o kadar karmaşık, o kadar o duruma özel ve o kadar kaotiktir ki aynı olaylar dizgesinin tıpatıp aynı biçimde tekrar etmesi etrafımızda hiç görmediğimiz bir şeydir. Mesela, fabrikalarda tek bir üretim hattından çıkan otomobiller, dışarıdan baktığınızda aynı görünür. Fakat mikroskobik detaylara indiğinizde aslında onlar da benzersizdir. Yani aynılık yahut bir şeylerin aynı olduğu algısı, zihnimizin sınıflandırma alışkanlığıyla ilgili bir şeydir ve aslında doğada böyle bir durum yoktur.

Yapıların karmaşıklığı ve planın detayları arttıkça bu benzersizlik daha fazla görümüze çarpar. Biyolojik organizmalar da halen tam anlayamasak da aslında nispeten sade planlarla meydana gelir. Fakat elbette ki cansız dünyadaki nesnelere göre canlıların planları çok daha karmaşıktır. DNA dediğimiz yapı planlarımız, her hücremizde bulunan moleküler bir ozalit gibi, bedenimizi ve bedenimizin parçalarını üretecek mekanizmalara ana bir plan sağlar. Fakat bu plan, yaşamın tüm süreçleri boyunca benzersiz etkileşimler altında kalır. Buna en bariz örnek, tek yumurta ikizleridir. Tek yumurta ikizleri, anne karnında aslında tek bir bebek oluşturacak şekilde bir araya gelen bir zigotun -yani sperm ve yumurta birleşiminin- nedenini bilmediğimiz bir şekilde ikiye ayrılması ve iki ayrı yavru meydana getirmesidir. Aynı yavrunun ikiye ayrılıp iki ayrı yavru oluşması demek, tek bir insanı oluşturacak olan programın iki ayrı çocukta da aynı şekilde bulunması demektir. Yani bunların yapı planları olan DNA moleküllerindeki bilgi ve direktifler birbirleriyle aynıdır. Fakat çocuklar anne karnındaki duruş ve pozisyonlarından başlayarak, hayatlarının her anında çok minik de olsa farklı durum ve koşullardan geçerler. Mesela, bazı tek yumurta ikizlerinden birisi şizofren olurken diğerinde böyle bir durumun görülmediği vakalar var. Bu durumun, fetüslerin anne karnındaki duruşundan kaynaklanıyor olabileceği iddia edilmiştir. Bu uç durumlar dışında, tek yumurta ikizi çocuklara sahip olan tüm aileler, çocuklarının aslında çok farklı olduklarını bilirler. Biz sadece onlara dışarıdan baktığımızda, tıpkı fabrikasyon otomobillerde olduğu gibi, onları aynı sanma eğilimindeyizdir. Dediğim gibi, daha anne karnında başlayan minik farklılıklar yaşamın her anında etkilidir. Mesela, doğan bebekler ayrı noktalarda uyurlar, farklı zamanlarda beslenirler, yemek masasının farklı yerlerinde otururlar, farklı saatlerde uyanırlar. Bu minik değişimler biriktikçe tıpatıp aynı iki bireyin tamamen farklı insanlar olmasına neden olur. Parmak izlerimizin farklı olduğunu biliriz. Tek yumurta ikizlerinde de durum böyledir. Zira parmak izleri, anne karnında karşılaştığımız minik etkileşim ve streslerle belirlenir. Hayvanlarda yapılan çalışmaların da desteklediği üzere, göbek kordonu uzunluğundaki minik bir farklılık bile parmak izinin şeklini değiştirebilmektedir. Şimdiye kadar parmak izi kaydı yapılan merkezlerde aynı olan veya karıştırılma riski olan iki parmak izi kaydedilmiş değildir. Tek yumurta ikizlerinde de ana şekil benzer olsa bile parmak izleri detaylarda farklıdır ve ayırt edilmeleri çok kolaydır. Bu arada, parmak izleri farklı derken yirmi parmağımız olduğunu unutmayalım, bunların izleri de birbirine benzer belki ama aynı değildir.

(Devamı için tıklayınız: Eğitimimiz ne kadar bilimsel? Bölüm-2)

Menü