Blog

İnsanın Farkı Ne?

İnsanın Farkı Ne?

*** Dikkat: Bu yazının seslendirilmiş versiyonunu aşağıdaki oynatıcı yoluyla dinleyebilirsiniz:

Seslendiren: Volkan Kutluer

Diğer bütün canlılar gibi et ve kemikten, hücrelerden, protein ve diğer organik bileşiklerden yapılmışız. Bedenimizin yapısı, bedenimizi oluşturan sistem ve organlar, hücrelerimizin bileşimleri, her şey diğer canlılarla ortak. Ufak farklar dışında, bahçemizdeki çiçeğin biyolojisi ile dahi büyük benzerlikler taşıyoruz. Fakat insan, diğer bütün canlılardan çok farklı görünüyor biz insanlara.

Biyolojide insan, “primatlar” adlı bir canlılar grubuna üye, tür adı Homo sapiens sapiens olan bir canlı türü olarak tanımlanıyor. Sapiens ise “düşünen” anlamına geliyor. Homo ise insan cinsine verilen bir ad.

Dünya üzerinde yaşayan tanımlayabildiğimiz 2 milyonu aşkın canlı türünden; henüz çoğunu tespit edemediğimiz fakat dünyada var olması gerektiğini düşündüğümüz 10 milyonu aşkın türden ve canlılığın başlangıcından beri var olmuş fakat yüzde 99 kadarının nesli tükenmiş olan yüz milyarlarca türden, sadece “bir” tanesiyiz.

Genel beden planımız, özellikle de sinir sistemimizin yapısı, adına “omurgalılar” denen çok daha geniş bir canlılar grubuyla büyük oranda benzerlik gösteriyor. Omurgalıların hepsinin sırt kısmında bir sinir dokusu, yani omurilik, baş kısmında ise “beyin” denen bir sinir dokusu topaklaşması var. Anne karnındaki yahut yumurta içindeki embriyolarımızın ilk dönem şekilleri bile aynı. Sonra her canlı grubuna göre bedensel farklılaşmalar meydana geliyor; temel bir plandan, kuşlar, sürüngenler, balıklar, su aygırları, maymunlar ve insanlar ortaya çıkıyor.

Sinir sisteminin yapılanması ise temelde hep aynı mantığa dayanıyor. Refleks hareketleri ve otomatik-ritmik faaliyetleri kontrol etmekle görevli bir omurilik, onun biraz üzerinde temel yaşam faaliyetlerini yürüten merkezleri bir araya toplamış beyin sapı, onun da üstünde, dürtüleri ve bedenin iç dengesini kontrol eden, hareketleri koordine eden merkezleri içeren orta beyin, ve nihayet, primatlarda en belirgin göründüğü haliyle, en üst katta beyin kabuğu denen o karmaşık yapılı, buruşuk ve ince katman. Beynimizin planı, kedilerin, maymunların veya yunusların beyninden çok farklı değil. Fark, hem hücre sayısı, hem de beden ağırlığı/beyin ağırlığı oranı açısından açık ara önde olmamız. Bir de beynimizin ön bölümü, diğer en yakın benzerlikte beyinlere göre dahi çok büyük. Fakat tüm sistem temelde aynı mantığa göre çalışıyor: Duyular aracılığıyla gelen bilgiler, sinir sistemi dediğimiz o devasa hücre kümesi tarafından değişik devreler aracılığıyla değerlendiriliyor ve bazı davranışlar ortaya konuyor.

İnsanla hayvan arasındaki farkı meslek gruplarından insanlara sorduğumuzda genellikle “düşünme, bilinç, adalet, ahlak, inanma, akletme, soyut düşünme” gibi cevaplar alıyoruz. Fakat bunların çoğu, aslında değişik derecelerde ve bazen çok zayıf da olsa, hayvanlarda da bulunan özelliklerdir. Özellikle düşünme, faydalı-zararlı ayrımını öğrenme, bireysel ve grup içi adalet, akıl yürütme ve karmaşık problemleri çözebilme gibi yetenekler, değişik düzeylerde bir çok hayvanda karşımıza çıkar. Ama insana has bazı özelliklerimiz var ki, hayvanlar ve bitkiler aleminde bunların benzerlerine bile rastlamıyoruz ve bu özelliklerimizin nasıl var olduğu konusu halen bilim camiasındaki en hararetli tartışma konularının başında geliyor.

Açıklayamadığımız farklar

Canlılar arasında biyolojik yapı ve davranış karmaşıklığı açısından bir sıralama yaptığımızda, insan bu ölçekte çok farklı bir yerde duruyor; hatta çoğu zaman eldeki ölçeklerin tamamen dışına da çıkabiliyor.

Kısaca, insana has olduğunu bildiğimiz (bazı) özelliklerimize bir bakalım:

1. Sanat üretimi: Somut dünyadan alınan bilgilerle soyut düşünceler inşa edip, bunları somut eserler şeklinde tekrar hayata geçirebilme şeklinde bir beceri, insan dışında hiç bir canlıda karşımıza çıkmıyor. Ayrıca, insana dair en eski bulgularımız, mağara duvarı resimlerinde olduğu gibi, her zaman sanatla ilgili olan kalıntılardan oluşuyor. Başka hiç bir canlı sanat üretemediği gibi, insan da sanatla ilgilenmediği, sanatsal dallara kayıtsız kaldığı zaman kendisini insan yapan en önemli özelliklerden birinden uzak kalıyor aslında. Sanatı sadece “sanatçıların yaptığı şeyler” olarak düşünmek ve bu konuda özellikle günümüzde gittikçe artarak insanların çoğuna yerleşen yanlış algı, maalesef gerçek hayatımızın son derece yüzeysel ve mekanik bir hale gelmesine de neden oluyor. Özellikle gençlerimizin sanatla ilgili meselelerle ilgilenmeyi vakit kaybı olarak görmeye başlamaları, dünyadaki her türlü sorunu aslında “sanatsal hayal gücü” ile çözebilmiş bir türün torunlarının geleceği açısında ciddi bir tehlikeyi de içinde barındırıyor. Artık kendi zihnimiz ve gönlümüzden gelen özgül işler ve sanat ürünler üretmek yerine, başkalarının ürettiği içerikleri tüketen ve çoğu zaman o içeriklerin sahip olduğu sanatsal değer düzeyini de ayırt edemeyen kuru insanlara dönüşmeye başlıyoruz. Bu da insanın geleceği için hiç de hayra alamet bir durum değil.

2. Mizah: İnsandan başka bir canlının mizah yapacak şekilde çevresindeki gerçeklikten zihnen ayrılarak garip ve gerçek üstü bağlantılar kurabildiğini göremiyoruz. Mizah yeteneğinin çok gelişmiş bir beyin gerektirdiğini biliyoruz. Elbette hayvanlar da eğlenmek amacıyla bazen birbirlerine şakalar yapıp gülüyorlar; ama insandaki özellikle sembolik mizah anlayışı ve bu karmaşık iletişim biçimi üzerinden aktarılan mesajlar çok karmaşık düzeylere ulaşabiliyor. Genellikle çelişkilerin hızla yakalanması ve aradaki tezatlara gülerek karşılık verme şeklinde işleyen mizah anlayışı, mizahla yaşayan ve gelişen beyinlerde bu üstün özelliğin de gelişmesini sağlıyor. Bilge ve deneyimli insanların genellikle “nüktedan”, yani şakacı olması da bu nedenle tesadüf değil. Espri yapabilmek, insanları sözle gülümsetebilmek ve espriden anlayabilmek gelişmiş beyinlerin önemli bir özelliğidir. Gerek fazla ciddi bir hayat yaşanması gerekse aşırı sulu şakalarla geçiştirilen sohbetler, insandaki mizah algısının olgunlaşmasının önündeki en önemli engellerin başında geliyor.

3. Estetik algı: Bir günbatımından bebeklerin gülümsemesine, bir sanat eserinden bir çiçeğin girift tasarımına kadar her türlü güzelliği algılayabilen ve buna diğer canlılardan farlı tepkiler verebilen tek canlıyız. Diğer canlıların dünyayla bir “estetik-güzellik” ilişkisi kurduğunu düşündürecek pek bir kanıtımız yok. Merak, bir çok canlıyla paylaştığımız bir özellik olmasına rağmen, güzellik ve estetik merakı sadece insana has gibi duruyor. Elbette kullanılır ve geliştirilirse. Estetik algının gelişmesi büyük oranda erken yaşlarda sanatsal ve estetik içeriklerle karşılaşmayı gerektiriyor. Böyle bir zihinsel eğitimden geçmemiş olan çocuklar, gençlik ve olgunluk zamanlarında da estetik değerlerden haz alamıyor ve neyin estetik, neyin kaba olduğunu ayırt etmekte sorunlar yaşayabiliyorlar. Elbette zevkler ve tadlar insanlara göre değişebiliyor; fakat genel-geçer estetik değerlerin kaybolduğu bir toplumda kibarlıktan, nezaketten, yenilikçi düşünceden ve işbirliğiyle üretilecek üstün değerlerden yoksun kalmamız kaçınılmaz.

4. Öz farkındalık: Çok az sayıda canlıda deneysel olarak gösterilebilen basit benlik algısını bir kenara koyarsak, kendi benliği dışına çıkarak kendisini değerlendirip eleştirebilme, dünyadaki yerini ve ideallerini sorgulayabilme yeteneği sadece insana has görünüyor. Kendinin farkında olmak ve hareketlerinin kontrolüne sahip olma şeklinde kendini gösteren bilinç bir çok canlıda basit düzeylerde de olsa var olabilecek bir özellik iken, insandaki hali gerçekten diğer canlılarla kıyas kabul etmeyecek kadar gelişkin görünüyor. Öyle ki, sadece kendimizin farkına varmakla kalmıyor, diğerlerinin zihinsel dünyasına dair de oldukça detaylı tahmin ve çıkarımlar yapabiliyor.

5. Ölüm farkındalığı: İnsan dışında hiç bir hayvanın ölüm kavramını anlayabildiğine dair bir kanıtımız yok. Maymunlar, arkadaşlarının öldüğünü anlayabiliyor, hatta yanında bir süre yas da tutabiliyorlar. Fakat kendi ölümüne dar farkındalığın hayvanları çok aşan bir zihin durumu olduğunu biliyoruz. Ölüm farkındalığı insanlarda aşırı gelişmiş haldeki beynin ön tarafı ile ilgili bir zihinsel özellik. Bu bölüm sayesinde çok uzak geleceği hayal edebilirken çok uzak geçmişteki deneyimlerimizi bile hatırlayabiliyoruz. Bu nedenle, önümüzdeki yılları düşününce kaçınılmaz olarak bildiğimiz diğer tüm insanlar gibi önünde sonunda bir gün “öleceğimizi” hemen fark edebiliyoruz. Bu farkındalık ise insan için en büyük kaygı kaynaklarından birisi. Hayatta kalma içgüdümüzün kuvveti ile ölümlü olma gerçeği sürekli olarak aynı zihinde yan yana hüküm sürüyor. Bunu unutabilmek için elbette bazı mekanizmalarımız var; mesela “gaflet” olarak da bilinen bir nevi unutkanlık ve boşverme, en önemli silahlarımızdan birisi. Etrafımızda ölümle ilgili bir mesele olmadığı sürece ve kendimizi başka düşüncelerle oyaladıkça, ölüm düşüncesi de geçici bir zaman için aklımızdan çıkabiliyor. Fakat bir şekilde o garip endişe, özellikle kendi başımızayken gelip bizi tekrar buluyor. Ölüm korkusu gelecekle ilgili bir meseledir. Ancak geleceği düşünürken aklımıza gelir ve bizi tedirgin eder. Bu korkunun ise tek bir çaresi vardır: Zihnimizi şu anda tutabilmek. Eğer bizi tam olarak bu anda tutacak bir meşgalemiz varsa, gelecekle ilgili endişeler o süreç boyunca zihnimizden silinir. Sürekli bu anda yaşayan ve öz-farkındalığı yüksek insanlar o nedenle ölüm korkusunu en az hissedenlerdir.

6. Zaman algısı: Hayvanların bir çoğunda temel ve bireysel düzeyde zaman algılaması ve ritim duygusu var. Fakat insan dışında hiç bir canlı, zamanın kendisi ve diğerleri için anlamını değerlendirebilecek, zaman (tarih) bağlamında ders alıp bunu geleceğe uygulayabilecek yeteneğe sahip gözükmüyor. Az önce bahsettiğimiz ölüm farkındalığı ve korkusu da aslında büyük oranda bu zamansal algı yeteneğiyle ilgilidir.

7. Kelimeler arasındaki bağlantıları anlamak: Bazı gelişkin hayvanlar basit kelimeleri anlamayı öğrenebiliyorlar. Fakat insanların kelime ve cümleleri anlam-bilimsel olarak bağlayabilme, mecaz yapabilme gibi üstün yetenekleri, hayvan zihnini fersahlarca aşan bir beceri. Bu nedenle hiç bir hayvanın insan gibi karmaşık bir dil üretebilmesine rastlamıyoruz.

8. Hayatın anlamı: Sadece insanın sorgulayabileceği, kurgulayabileceği ve dert edebileceği bir konu, hayatın anlamı. Diğer canlılar sadece biyolojik işlevlerini yerine getirerek tatmin olabiliyorlar; fakat bu sorgulama yeteneği, insanı kendisi ve yaşadığı düya hakkında çok daha fazlasını bilmeye mecbur bırakıyor. Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi, bir çok canlının boynu yukarı, aşağı, sağa ve sola dönebilir. Ama sadece insan başını yukarı kaldırıp da yıldızlara bakma ve onlar üzerinde düşünebilme becerisine sahiptir. Fakat bu özelliğini kullanmama özgürlüğüne sahip olan da tek canlıdır aynı zamanda.

9. Çevresini değiştirme: Canlıların hepsinde belli derecelerde çevrelerindeki değişimlere uyum yeteneği var. İnsan ise, çevresini değiştirip kendi özel koşullarını yaratma konusunda tek başına görünüyor. Hatta çevresini radikal biçimde değiştirmeden yaşayamayan tek canlı insanoğlu. Zira çıplak zayıf ve her türlü savunma sisteminden yoksun bir bedenle dünyaya gelen insaoğlu için bu dünya gerçekten de yaşanmaz bir yerdir ve hayatta kalabilmek için bu dünyayı kendisine göre değiştirmek zorundadır. Fakat malum, bu değişim dürtüsü, maalesef zamanımızda çoğu kez kötü ve yıkıcı yönde; hatta çevre felaketlerine varacak derecelere kadar gidebilmekte.

10. Dengeden uzak davranış: Doğal sistemlerin tamamı kendi başına bırakıldığında bir denge durumuna ulaşır. İnsanoğlu ise denge bozucu, değiştirici ve tahrip edici özelliği ile öne çıkar ve bu açında yine, eski bir deyişle, nev-i şahsına münhasırdır.

11. Ahlak kuralları: Hayvanların büyük çoğunluğu en kolay seçimleri tercih ederek doğal ve içgüdüsel kurallara göre yaşar. Bazı gelişkin hayvanlarda temel düzeylerde ahlaka benzer davranışlar da görülebilir (örneğin, maymunlarda, mesela bazen eşleri aldatma suçu tespit edildiğinde cezalandırılabilir). Fakat insandaki gibi hayatın tüm gidişini etkileyecek, biyolojik tüm ihtiyaçları askıya alabilecek bir ahlaki-inançsal motivasyon, başka canlıda gözlenmez. Karmaşık bir ahlak sistemini üretip izleyebilecek kadar karmaşık beyin devrelerine sahip tek canlı insandır.

12. Yaşam tarzı değiştirme: Büyük oranda dürtüleriyle yaşayan diğer bütün canlılardan farklı olarak insan, düşüncelerine bağlı olarak yaşam tarzını değiştirmeye karar verebilir ve bu konuda neredeyse sınırsız özgürlük sahibidir. Fakat buna rağmen çoğu insanın içine doğduğu inanç, yaşam ve kültür koşullarını değiştirmeye hiç yeltenmemesi gerçekten ilginç bir sonuçtur. Bu durum ağırlıklı olarak diğer bir çok hayvanda gördümüz “konfor” güdüsünün bir sonucudur. Konforun bozulmasını hayvani zihin pek hoş karşılamaz. Ama insan, konforunu bozup daha fazlasını talep ettikçe gelişir ve insanlaşır.

13. Bilgelik: Kendilerini zamanda konumlandırma açısından çok dar bir yeteneğe sahip olan hayvanlar, çok gelişmiş bir beyne de sahip olsalar, geçmiş tecrübeleriyle andaki durumu değerlendirme yetisinden mahrumdurlar. Sadece basit ödül-ceza-koşullandırma sistemlerine göre davranışlar sergilerler. Bilgelik, sadece insana has ve zamanla gelişen bir zihin durumudur ve göreceli olarak az miktarda ipucundan yola çıkarak geçmiş deneyim ve bilgilere bağlı olarak çıkartılan karmaşık zihinsel sonuçları işaret eder. Bilge bir zihin dikkatle ve farkındalıkla yaşanan bir ömür sonucunda kendiliğinden gelişecek kadar her insana özgü bir beceridir. Fakat hayatı yaşama tarzlarındaki farklılıklar nedeniyle görece az sayıda insan bilge bir zihin geliştirebilmektedir.

14. İnanma-tapınma ihtiyacı: Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, insanoğlu dürtüsel olarak daha yüksek bir gücü arama, bulma ve ona tapınma eğilimine sahiptir. Diğer canlılarda böyle bir davranış gözlemlemiyoruz.

15. Aşk: Bir çok hayvanda uzun süreli üreme amaçlı birliktelikler görülürken, bilgi, tecrübe, amaç ve yaşam paylaşımı anlamındaki birliktelik olarak nitelenebilecek aşk, sadece insana özgüdür.

Kısacası, insan dışındaki biyolojik varlıkları anlamak, kendimizi anlamakta çok önemli ve vaz geçilmez bir aşama. Bu konuda henüz alacağımız çok yol var. Fakat insanı insan yapan özellikleri tam olarak anlamamız için -en azından şimdilik- tek başına yeterli bir çalışma alanı gibi görünmüyor. Tam bu noktada, ünlü düşünür E.F. Schumacher’in bir sözünü anmadan geçmeyelim: “İnsan sadece düşünen bir hayvansa, köpek de sadece havlayan bir lahanadır.” Yani genel düşüncede yaygın olarak yerleşmiş “insan-hayvan” ayrımı, o kadar da temelsiz, yahut “insan-merkezci” (antroposentrik) bir bakış açısı gibi görünmüyor.

Son olarak, insana has olan özelliklere arada bir göz atarak, canlılık yelpazesinde nasıl bir yerimiz olduğu ve insan olmanın gereklerini ne derece yerine getirebildiğimizi de sıklıkla düşünmek, bence faydalı bir egzersiz; herkese tavsiye ederim.

Menü